Kendinle Yüzleş(ememek): Meşguliyet, Kaçış ve Zhuangzi'nin Gölgesi
Hiç durmuyoruz; sürekli meşgulüz değil mi? Bir ekrandan kalkıp ötekine geçiyoruz, bir işi bitirir bitirmez hemen bir başkasına atlıyoruz, bir insanla vakit geçirmeyi bitirir bitirmez başka birine yöneliyoruz. Elbette gerçekten yoğun bir hayatımız olabilir, bunu inkâr etmiyorum. Ama bence bu meşguliyetin bir kısmı üretmekle değil, kendimizle baş başa kalmaktan kaçmakla ilgili.
Peki bunu nasıl ayırt ederiz? Bana göre asıl soru şu: İş bittiğinde gerçekten durabiliyor musun, yoksa ortalık sessizleşir sessizleşmez hemen yeni bir meşguliyet, yeni bir göreve ya da yeni bir insana mı sığınıyorsun? Çünkü o sessizlik anında, içine attığın öfke, ertelediğin yas ve yüzünü dönüp bakmaya cesaret edemediğin o boşluk konuşmaya başlıyor. Sen de onu duymamak için kendine yeni meşguliyetler yaratıyorsun.
Zhuangzi 2300 yıl önce tam da bunu anlatan bir hikâye anlatmış. Adamın biri kendi gölgesinden ve ayak izlerinden korkarmış. Bunlardan kurtulayım derken durmadan koşmaya başlamış. Ama koştukça izleri çoğalmış, gölgesi de bir türlü peşini bırakmamış. "Demek ki yeterince hızlı koşmuyorum" diyerek daha da hızlanmış ve sonunda tükenip ölmüş. Oysa yapması gereken tek şey durmakmış, o kadar basitmiş aslında.
Senin bu bitmek bilmeyen koşuşturman da belki tam olarak bu: kendi gölgenden kaçmanın bir yolu. Ama şunu unutmamak lazım, kaçtığın şey yok olmuyor, seninle birlikte koşmaya devam ediyor.
O yüzden ben durmayı tembellik olarak görmüyorum. Durmak, kaçtığın şeyle aynı odada kalabilme cesaretidir bence.
Peki sen gerçekten yetişmen gereken şeyler için mi koşuyorsun, yoksa aslında kendi gölgenden mi kaçıyorsun?